 |
İki ayrı disiplin, iki ayrı uzmanlık alanı
kuşkusuz. Genellikle bu tür çalışmalar yapılırken tanımlamalara girişilir. Biz
bu tür keskin tanımlamalardan özenle kaçınıp bu iki disiplin arasında bir takım
gelgitler yaşayarak aralarındaki şaşırtıcı yakınlığa ve uzak düşüşe ucundan
bucağından sokulmayı hedefliyoruz. Amaç biraz sorgulamak, biraz düşünmek, biraz
unuttuğumuz bilgilerimizi tazelemek ve en önemlisi belki de, felsefe hakkında
söz söylemek ve felsefeye ilişkin bir takım yanlışları ortaya koyabilmek....
Bu çalışmaya başlarken önce bir sözcük araştırması yapma gereği doğdu. Hekim ve
hakim. Hekim sözcüğünün, hakim sözcüğünün arapçada inceltilmiş hali olarak
telaffuz edilip kullanıldığını görmek olanaklı. Bu her iki isim aslında hikmet
sözcüğünden türemiş durumdadırlar. Hikmet, sözcük anlamı olarak bilinmeyen
nokta, gizli, bilinmeyen ve felsefe, olarak Türkçe açıklamasını almış. Hakimin
açıklaması da, çok tedbirli, çok bilgili, feylesof ve hekim olarak yapılmış.
Görülüyor ki, filozof ve hekim ( doktor ) Arapça�da ve dolayısıyla bizim
kullandığımız dilde adeta bir eş anlamlılık göstermekte. Bunun felsefe ve tıp
tarihindeki en belirgin ve bilinen örneği de İbni Sina ( 980-1037 ). Felsefede
bir otorite olduğu için hakim, aynı zamanda da döneminin önemli bir tıp bilgini
olduğu için de hekim diye anılmaktadır. İbni Sina sahip olduğu şöhreti bir
bakıma bu iki alan arasında kurduğu bağlantıya borçludur denebilir.
Önce teşhis sonra tedavi, diyen İbni Sina için felsefe ve tıp arasında sadece
mahiyet farkı vardır. Antik çağın ünlü filozoflarından Aristoteles ( 384-322 )
bir hekimin oğludur. Onun için de insan bedeni bir soru konusudur. Bu büyük
filozof canlılar sorununu ele alışıyla bugünkü biyoloji felsefesine de kaynaklık
eder. Bütün bir ortaçağı da mantık dizgesinin etkisi altında tutan Aristoteles'
in düşünceleri döneminin ve etkisinde kalan bilim adamlarının ve hekimlerin de
yol göstericisi olmuştur. İnsan bedeninde ilk yaşayan ve son ölen organın kalp
olduğu saptaması, döneminde kabul görmüş bir düşüncedir. Prof. Dr. Nihat Keklik
bir çalışmasında bir arap hekim ve filozofu olan İshak Ibn Huneyn ( ölümü 911)
nin "Tabiplerin ve Filozofların Tarihi " adlı yapıtında filozofların aynı
zamanda tabip, tabip olanların da aynı zamanda filozof olduğunu ifade ettiğini
belirtmektedir.
Görüldüğü gibi, daha önce ayırdına varsak da varmasak da tıp ve felsefe arasında
belki de tahmin ettiğimizden daha çok yakınlık bulunmakta. Bunu daha net
görebilmek için tıp tarihine bir göz gezdirmek yeterli olacaktır.
Her şeyden önce vurgulamamız gereken nokta tıbbın da felsefenin de konusunun
insan ve yaşam olmasıdır. Her iki çalışma alanı özünde insana ve yaşama
ilişkindir. Soruları, arayışları, işlerlikleri hep bu ana konunun
uzanımlarıdır.Tıp için insan yaşamı daha doğrusu insanın sağlıklı yaşamı erek
ise de pratikde direkt olarak insan sağlığını hedefliyorsa da buna varabilmesi
de bir takım doğru soruların sorulması ve verilen yanıtların bir eleştiri
çalışmasına gereksinimi doğmaktadır.
Tarihsel süreç içinde ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra tıp bilimi
bugünkü şeklini kazanmaya başlayıp bilgilerini eskiden olduğu gibi din ve
felsefeden değil , deneysel bilgilere dayandırarak ilerlemektedir. Bu arada
unutmamak gerekir ki, tıp sadece bir bilim değildir. Bir sanattır. Bir teknik
uygulanım alanıdır ve aynı zamanda sosyal ve kültürel yanları da olan bir
çalışmadır.
Bütün bilimlerin anası olduğu kabul edilen felsefenin tıp gibi insanı ve
yaşamını soru konusu edinen bir gerçeklikten uzak olduğunu düşünmek
olanaksızdır.
Şimdi kuşbakışı olarak tıp tarihine bir göz atalım, bilgilerimizi tazelemek
adına.
Eski Yunan devrine gelene kadar tıp , dini bir görünüm sergiler. Bu konudaki ilk
bilgileri ( milattan önce 3000 yıllarından daha öncelerine giden) Mısırlılardan
günümüze kalan papirüslerden ve Mezopotamyalılardan kalan kil tabletlerden
öğrenebiliyoruz. Bu kaynaklara bakınca tıp ile ilgilenen kişiler o dönemin din
adamları. Sihir ile büyü ile hastalıklara derman aranmakta. Hastaya çağırılan
sihirbaz ya da büyücü , o dönemin hekimi.
Yeryüzünde hastalık insanlık tarihi kadar eski. O dönemin insanı doğa karşısında
hayli zayıf ve korkular içinde. Sığındığı ilkel inancın koşutluğunda , hastalık
gibi bir anomali ile karşılaşınca , sığınacağı da inancı doğrultusunda en yetkin
kişi. Dini inanç ile hastalık arasında sıkı bağlantılar olmasının yanı sıra
Mısır da hastalık ve yaşama ilişkin rasyonel yaklaşımlarla da karşılaşmaktayız.
Mısırlılar için ölüm de yaşam gibi doğal. Her ne kadar anatomi bilgileri zayıfsa
da cerrahide gelişme kaydetmiş durumdalar. Kırık ve çıkık tedavisinde alçı
kullanmayı biliyor, cerrahide dikiş usulünden yararlandıklarını, dişçilikde de
ayrı bir uzmanlık başarısı gösterdiklerine rastlıyoruz. Mısırlılar için yaşamsal
merkez kalp olmakla birlikte hekimler yine de ruhban sınıfın üyeleri olmaktaydı,
tıpkı Mezopotamyalılarda olduğu gibi. Her iki kültürde de önemli olan insanın
gereksinimlerini karşılamak olduğu için, o dönemin kaygısı tamamen pratiğe
yönelikti. Sadece bu kaygılar matematiğin, astronominin ve tıbbın gelişme sebebi
olmuştur. Bilimi bilim için yapmak, ya da başka türlü söyleyecek olursak, teorik
kaygı eski Yunan ( yaklaşık M.Ö. 700 civarında) düşün dünyası ile başlamakta.
Çünkü felsefe felsefe olarak, mitolojiden bağımsız olarak varlık göstermekte.
Sorulan sorular biçim değiştirmekte, pratik kaygılar geri plana gitmekte ve
bilimsel düşüncenin tohumları atılmakta. Bugünkü bilim, doğa felsefecileri ile
ilk adımını atmış olmaktadır... İnsanın bilme ve kavrama arzusu felsefenin ve
bilimin ana sebebidir.
Buna koşut olarak da tıp bilimsel kimliğinin ilk adımını atmış olur. Hippokrates
ile birlikte tıp tanrıların etkisinden kurtulup bilimsel kimliğine bürünmeye
başlamıştır.
Hippokrates M.Ö beşinci yüzyılın sonlarında tıp okulunu, tıp bilimini, tıp
teknik ve sanatını kuran ilk Yunanlı olarak tarihte yerini alır.
Eski Yunan ' da hastalık doğa üstü bir olay olarak görülmeyip, hastalıklara
rasyonel ve bilimsel açıdan yaklaşıldı. Eski Yunan ' da bir esnaf olarak kabul
edilen hekim, usta çırak ilişkisi içinde yetişiyordu diyor bazı tıp tarihi
kaynakları.
Felsefe ile sistematik düşünmeye başlayan insanın tıbba yaklaşımı da farklı
olacaktı elbet. Bunda da etkin olan disiplin kuşkusuz felsefe olmaktadır.
Bugünkü bilimin gelişme noktası felsefe olup da bu denli insana dönük, insana
ilişik çalışma alanı olan tıp, nasıl felsefeden uzak düşebilir ki?
M.S. 130 - 201 tarihleri arasında yaşamış Bergamalı Galen, tıp ve felsefe
alanında çalışmalar yapmış ve tıbbi ekoller ve yöntemler arasında bir sentez
kurmayı başararak teorilerini doğa boşuna hiçbir şey yapmaz.( Aristoteles etkisi
) İlkesiyle hazırlamıştır. Tıp tarihinin önemli bir kimliğidir Galen. Galen veya
Galenos ' un tıbbındaki felsefi teori ruhun bütün vücuda yaygın bir töz olduğu
şeklindeydi. Bunu söylerken atomcu filozofların mekanist görüşüne karşılık
veriyordu. Tıp tarihinde hayli önemli ve derin izler bırakan bir tıp adamının
çalışmalarını sürdürürken ne denli felsefe ile içiçe olduğunun bir örneğidir de
aynı zamanda.
Tıp tarihi çok ünlü filozof hekimlerle doludur. Bunlara birkaç örnek verecek
olursak, 9 .yüzyılın son yarısında kimyayı tıbba uygulayan Razi, "Tıp
Ansiklopedisi" adlı yapıtıyla tanınan bir filozof hekimdir.
13 üncü yüzyılda" Külliyat-fıt-tıb " adlı kitabıyla fizyoloji ve psikolojide
kendisinin doğrudan doğruya Aristoteles' in peşinden giden bir bilgin olduğunu
açıklayan Ibn 'ün Rüşd bir diğer örnektir. Farabi ( 870- 950 ) Aristoteles
felsefesini benimseyen değerli bir hekimdir.
Antik çağın ünlü filozoflarından aynı zamanda da büyük bir hekim olarak anılan
Empedokles ( yaklaşık M.Ö. 492-432 ), tıbbi olaylarda hava, ateş, su ve toprak
gibi dört elementin olduğunu ve organizmada da kan, balgam, sarı safra ve kara
safra gibi dört esaslı sıvının olduğunu söyleyerek bu sıvıların da sırasıyla
kalp, beyin, karaciğer ve dalaktan kaynak aldığını belirtmiştir. Empedokles' in
bu teorisi Hippokrates' in kitaplarında geçtiği gibi Aristoteles ve Galen ' in
geliştirdikleri ve ortaçağ ve sonraki yüzyıllara uzanan bir teori olduğu
bilinmektedir.
Ortaçağın ikinci yarısından sonra hekimler modern anlamda bir bilim adamı
portresi çizmekten hayli uzaktılar. Ama ortaçağ , hastane yapımında gelişme
kaydetmiş bir dönemdir ve doktor ünvanının ortaya çıktığı bir dönemdir de.
Ünlü düşünür J. J. Rousseau (1712-1778 )nun çocuk sağlığı konusunda önemli
etkileri olmuştur. Örnek verecek olursak kundaklama yönteminin kaldırılmasında
etkisi olmuştur denir.
Tıp tarihi içinde gezinirken 18. yüzyılda gelişen koruyucu tıbbın gelişmesinde
felsefi düşüncelerin etkisi olduğu söylenir.
Tıp tarihine yaptığımız bu üstün körü ve kısa gezintiden anladığımız geçmiş
yüzyıllarda tıp ile felsefenin ne denli içiçe olduğu, birbirlerinin
gelişmelerinde ne denli etkin rol oynadıklarıdır.
Felsefe tarihine şöylesine bir bakış attığımızda bütün bilimlerin başlangıcı
olan felsefenin bir süre sonra pozitiv bilimlerin uzmanlaşması ve kendi
içlerinde yetkinleşmeleriyle bazılarınca değerden düşmüş gözüyle bakılarak bir
kenara itilmiş boş konuşma ya da spekülasyon değerlendirilmelerine maruz
kalmışsa da hangi alana elimizi uzatırsak uzatalım felsefe ile karşılaşmamız
kaçınılmaz olmaktadır .İster bilim dünyasından ister sıradan insan, bir gün bir
yerde felsefe ile karşılaşır, ister bilinçli isterse bilinçsiz. Çünkü felsefe
teknik anlamının dışında en insana özgü olandır ve insanın içindeki gizil
gücüdür.
Çağdaş düşünürlerden Russell (1872-1970 ) ....bilgelikle birleşmeyen kudret
tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgiden çok
bilgeliktir....der.
Reichenbach ( 1891-1953), ...seçkin bir filozof aynı zamanda da bir bilim
adamıdır... diyerek felsefeye yapılan haksızlığa bir gönderme yapar. Ona göre,
felsefe bilgi üreten bir bilimdir.
Günümüz bilim adamının belki de her zamankinden daha çok felsefeye gereksinimi
vardır.
Felsefenin soruları ve eleştirileri, didiklemeleri olmadan bilim nasıl yol
bulabilir ki kendine?
Felsefeyi bir güzel sözler manzumesi olarak düşünmek, bir takım ideolojilerin
yatağı diye görmek, inançsızlığın kalesi diye bağnazca yaklaşmak metafizik
gerçeklerin alanı diye görmek ya da düşüncelerin ya da düşünürlerin savaş alanı
diye görmek demek felsefenin ne olduğu daha da kötüsü ne olmadığını bilmemek
demektir. Hele hele bilim ile içiçe yaşayıp da felsefeye hiç sokulmamak bilim
yaptığını sananların da bir açmazıdır aslında. Bugün bir üst dil olarak bir
gereksemedir felsefe, özellikle de bilim adamı için.
Tıp eski yunan sonrasında ve hele ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra
tamamen bilim kaynaklı olduktan sonra felsefenin kazandırdığı disipline arkasını
dönemeyecek kadar felsefe ile içiçedir, Çünkü felsefe bir dildir. Soru
sormaktır. Kavramların önünü, arkasını, içini görmektir. Eleştiridir. Yorumların
bir üst yorumudur. Bilimsel düşüncenin vazgeçilmez koşulları olan yaratıcı
düşünce ve imge ve eleştirel düşünme felsefe disiplini olmadan nasıl başarı
sağlar? Burada bilim felsefesi ile ilgilenen bir düşünürün bir makalesinden bir
alıntı yaparak bilim kafasının vazgeçilmez gerekleri olan iki özelliğin bir
hekimde nasıl örneklendiğini görelim. Düşünürümüz şöyle demektedir: İmgesel
tahmin ve eleştirisel deneyim diye belirlediğimiz bilimsel düşünme biçimi,
hastasını iyileştirmeye çalışan bir hekimin yaklaşımında bulunmaktadır. Bir
hekim bütün bilimsel donanımına, teknik gelişmelerin getirdiği kolaylıklara, tüm
somut saydığımız verilere dayanarak teşhisini koymaya çalışırken bir takım
tahminler yürütmek, kendince yorumlar yapmak, teknik ve bilimsel donanımının
birkaç adım ötesine geçmek, olasılıkları değerlendirirken sorularını sormak,
eleştirmek biraz da sağduyusunu işin içine katmak durumundadır. Bütün bunları
yaparken yararlandığı, sadece edindiği bilgiler değil, kişisel düşün yetisini ne
kadar kullandığıdır da ..... Bunu geliştirmenin bir koşulu da felsefenin insana
özellikle de bir bilim adamına ne ölçüde yardımcı olabileceğini görebilmektir.
Düşünen insan, konuşan insan başarısını verdiği yanıtlardan ziyade sorduğu
sorulara borçludur. Bu sorulardır bilimi ve konumuz olan tıbbı bugünkü noktaya
getiren ve bundan sonrasına da götürecek olan. Doğru soruları sormak bir
disiplin gerektirir. Bu disiplini de felsefe sağlar. Öyle ya da böyle bilim ile
uğraşan, konusu insan ve yaşam olan her çalışma alanı eninde sonunda felsefeye
bulaşmak durumundadır.
Felsefeye bulaşmak demek bir filozoflar tarihçesini bilmek ya da felsefe tarihi
uzmanı olmak anlamında değildir elbet.
İnsan aklının, değerlendirme gücünün, soyut düşünüşünün, merakının ve önünde
aciz kaldığı doğaya egemen olma hırsının koşutluğunda bilme ve kavrama arzusuyla
her bir uzanışında felsefeyi bulurken, yaşamda sağlıkla ayakta kalmanın
mücadelesini de doğaya karşı verirken de tıbbı yanıbaşında vazgeçilmezi olarak
bulacaktır.
Tarihsel süreç içinde felsefeden daha önce öyle veya böyle varlık gösteren tıp,
felsefenin olanak tanıdığı bilimsel gelişmelerin içinde ve koşutluğunda yürürken
tıpkı diğer bilim alanlarında olduğu gibi felsefeye gereksinim duyacaktır, ister
bir bilim adamı olarak, ister insanlara adanmış bir meslek olarak olsun ....
insana ve yaşama hatta ölüme bu denli yakın olan tıbbın felsefeden çok uzak
düşmesi entelektüel anlamda bile olanaksız görülüyor. İnsan yaşamına giren her
şey de felsefeye konu olduğuna göre felsefenin de tıptan uzak kalması da
olanaksız oluyor. Bilim felsefeye felsefe bilime gerekmekteyken hele...
|